1980 SONRASI TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ BAŞLICA GELİŞMELER

 

Hakan KUM *

GİRİŞ

Türkiye ekonomisi 1980 sonrasında, dışa dönük sanayileşme ve liberalleşme politikalarıyla yönlendirilmeye başlanmıştır. 24 Ocak kararlarıyla başlayan dışa açılma sürecinden beklenen şey, ülkenin gelişmişlik düzeyi açısından daha ileri aşamalara hızlı bir şekilde geçmesini sağlayabilmekti. Böyle bir sanayileşme stratejisi sayesinde, ülkenin ihracat gelirleri artacak ve bu artış sayesinde elde edilen gelirler, ülkenin sanayileşmesini dolayısiyle gelişmiş ülkelerin ekonomik gelişmişlik düzeylerine ulaşmayı sağlayacaktı.

Diğer taraftan, 1980’lerde başlayan dışa dönük sanayileşmeye ve ekonomide liberalleşmeye dayalı ekonomi politikaları, günümüze kadar devam etmiştir. Bu süreç içerisinde, hemen hemen bütün hükümetler, benzer politikaları benimsemişler ve birbirlerine yakın politika araçları kullanmışlardır. Türk lirasının konvertibilitesinden IMF’nin istikrar programlarına, ihracatı teşvik politikalarından KİT’lerin özelleştirilmesine kadar birçok uygulama, ekonomiyi liberalleştirerek ve aynı zamanda dış dünyaya açarak daha hızlı kalkınmayı sağlamak amacıyla ortaya konmuştur. Bu uygulamalar sonucunda beklenen sonuçlar; istikrarlı ve hızlı bir ekonomik büyümenin sağlanması, enflasyonun düşürülmesi, işsizliğin azaltılması, yüksek bir milli gelir düzeyine ulaşılması, eğitim ve kentleşme ile ilgili sorunların çözülerek, gelişmiş ülkelerin ulaştığı düzeyi bir an önce yakalayabilmekti. Peki, sonuç ne olmuştur?

Bugün halen tartışılmakta olan bu konu üzerinde, görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Kimilerine göre, 1980 sonrasında Türkiye ekonomisi büyük bir atılım gerçekleştirmiş ve liberalleşmenin sağladığı avantajlarla neredeyse çağ atlamıştır. Kimilerine göre ise, Türkiye ekonomisi 1980 sonrasında uygulanan ekonomi politikaları nedeniyle rayından çıkmıştır ve ekonominin yapısında, düzeltilmesi güç bozukluklar meydana gelmiştir. Peki bu görüşlerden hangisi ne kadar doğrudur? Türkiye ekonomisinde gerçekten olumlu ve hızlı bir gelişme mi sağlanmıştır yoksa büyük bir ekonomik çöküş mü yaşanmıştır?

Kanımızca, bir ülke ekonomisi hakkında yukarıdaki türden mutlak görüşler ileri sürmek hem yanlıştır hem de bilimsel bir yaklaşım değildir. Çünkü, bu konudaki en sağlam gösterge güvenilir istatistiklerdir. Ayrıca şu da var ki, bir ülkenin ekonomisi birbirine sıkı sıkıya bağlı ve çok sayıda elemandan oluşan bir bütündür. Böyle bir yapıya sahip olan ekonomi olgusunun, tümüyle değil de o yapıyı oluşturan elemanlar itibariyle incelenmesi gerekmektedir. Yani ülke ekonomisinin bütünü hakkında değişmez görüşler öne sürmek yerine, bütünü parçalarına ayırıp bir yapısal analiz yapmak daha doğru görünmektedir. Bizim amacımız da Türkiye ekonomisinde 1980’den sonra meydana gelen değişmeleri, böyle bir bakış açısından incelemek ve ekonominin belli başlı göstergelerini inceleyerek, 1980’den bu yana gerçekleşen olumlu ya da olumsuz değişimleri ortaya koymaktır. Bu amaçla, çalışmamızda sırasıyla; ulusal gelir, dış ekonomik ilişkiler, istihdam, demografik yapı, eğitim ve turizmle ilgili gelişmeler incelenecektir. Sonuçta da, ekonominin tamamı için geçerli bir tek görüş belirtmek yerine, ayrı ayrı belli başlı göstergelerdeki gelişmelerin yorumlanmasına çalışılacaktır. Belki de, ancak bu göstergelere baktıktan sonra ülke ekonomisi hakkında hem hedefi belli hem de daha net görüşler ileri sürülebilir.

I. ULUSAL GELİRLE İLGİLİ GÖSTERGELER

Bir ülkenin ekonomik zenginliğinin ve gönenç düzeyinin en önemli göstergelerinden biri ulusal gelirle ilgili olan göstergelerdir. Ülkenin GSMH’sı, GSMH’ya o ülkede hangi sektörler tarafından ne oranda katkıda bulunulduğu ve kişi başına düşen miktarın ne olduğu, ülkenin genel ekonomik durumu hakkında bilgi vermesi bakımından önemlidir. Aşağıda bu göstergeler incelenecektir.

A- Gayri Safi Milli Hasıla

Türkiye’nin GSMH’sı, özellikle 1980’den sonra istikrarsız bir seyir izlemeye başlamıştır. Parasal değer olarak, sürekli bir artış meydana gelmektedir. fakat burada önemli olan nokta, bir önceki yıla göre GSMH’da nasıl bir gelişme olduğudur. Tablo 1’i incelediğimizde GSMH’nın yıllar itibariyle artmış olduğunu görüyoruz. 1980 yılında 50 milyar dolar civarında olan GSMH, 1995 yılına gelindiğinde 99 milyar dolar olmuştur. İlk bakışta olumlu gibi görünen bu gelişme, büyüme hızına baktığımızda değişik bir görünüm arz etmektedir. Çünkü, bir ekonominin üretim değeri olarak büyümesinin yanında, istikrarlı bir seyir izlemesi de önemlidir. Fakat Tablo 1’e baktığımızda, Türkiye ekonomisinin son derece istikrarsız bir büyüme eğilimine sahip olduğunu görürüz.

Tablo 1. GSMH'NIN YILLAR İTİBARİYLE GELİŞİMİ
(1980-1995)

Yıllar

GSMH’nın Değeri (milyar $)

Büyüme Hızı (%)

1980

50.870

-2.8

1985

63.989

4.3

1990

84.592

9.4

1991

84.887

0.3

1992

90.323

6.4

1993

97.677

8.1

1994

91.733

-6.1

1995

99.028

8.1

KAYNAK: DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, Ankara, çeşitli sayılar.

1980’de negatif bir büyüme hızına sahip olan ekonomi, 1990’da % 9.4’lük gibi son derece yüksek bir büyüme hızına erişmiştir. Fakat hemen arkasından 1991 yılında, büyüme hızı neredeyse sıfıra inmiştir. 1993 yılında yine yüksek bir büyüme hızına ulaşan ekonomi, 5 Nisan kararlarının alındığı 1994 yılında büyük bir çöküşe geçmiştir.

1995 yılında gerçekleşen % 8.1’lik büyüme hızı da sürdürülebilir nitelikte bir büyüme değildir. Çünkü bu büyümenin üretimle ilişkisi son derece zayıftır. Yüksek büyüme hızı, büyük oranda % 8.7 büyüyen ticaret sektörüne bağlıdır. Bu da büyüme hızının, tıpkı 1992 ve 1993 yıllarında olduğu gibi üretim ağırlıklı ve kalıcı olmadığına işaret etmektedir.

Tabloda gördüğümüz gibi, Türkiye ekonomisi her hızlı yükselişin arkasından büyük bir ekonomik gerileme yaşamaktadır. Bu sonuçlar da bize, Türkiye ekonomisinin 1980 sonrasında sağlıklı bir büyüme göstermediğini ve neredeyse her beş yılda bir büyüme sınırlarını zorlayarak bir kriz dönemine girdiğini göstermektedir.

B- Ana Sektörler İtibariyle Üretim Yapısı

Sanayileşmenin en belirgin özelliklerinden biri, tarım sektörünün toplam ulusal gelir içindeki payının sürekli olarak düşmesi ve buna karşılık sanayi ve hizmetler sektörlerinin paylarının artmasıdır. Dolayısiyle, “olgunlaşmamış” bir ekonomiden “olgunlaşmış” bir ekonomiye geçerken bu ilişki önem kazanmaktadır.

TABLO 2. GSMH’NIN ANA SEKTÖRLER İTİBARİYLE DAĞILIMI (1980-1995) - % - olarak

Yıllar

Tarım

Sanayi

Hizmetler

1980

24.2

20.5

55.3

1985

19.4

23.6

57.0

1990

16.3

25.8

57.9

1995

14.4

27.6

58.0

KAYNAK: DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, Ankara, çeşitli sayılar.

Tablo 2’deki verilere göre; tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinin GSMH içindeki payları sırasıyla 1980’de % 24.2, % 20.5 ve % 55.3; 1995’te ise % 14.4, % 27.6 ve % 58.0’dır. Bu veriler gösteriyor ki tarımın GSMH içindeki payı % 9.8 azalmıştır. Buna karşılık sanayi sektörünün payı % 7.1, hizmetler sektörünün payı ise % 2.7 artmıştır. Buradan, tarım sektörü aleyhindeki değişmenin beklenen oranda olmasa da, sanayi sektörü lehine olduğunu görüyoruz. Değişimin yönü olumlu gibi görünmekte fakat sanayi sektörünün ulaştığı düzey pek de iyimser bir tablo sunmamaktadır.

Tablo 3’te, sağlıklı bir ekonomik gelişme eşiğinde oluşması gereken yapı değişmeleri gösterilmiştir. Tabloda, ülkelerin elde edecekleri kişi başına gelir miktarına karşılık, üretim sektörlerinin GSMH içindeki paylarının hangi değerleri alması gerektiği belirtilmiştir. Türkiye’nin hem nüfus (on milyonun üzerinde) hem de kişi başına gelir ( 1000 $’ın üzerinde) açısından son satırdaki ülkeler grubuna dahil olduğunu düşünürsek, Tablo 2’deki verileri Tablo 3’le karşılaştırabilme imkâ nımız ortaya çıkacaktır.

Tablo 3. GELİŞME İLE BİRLİKTE EKONOMİK YAPIDA GÖZLENEN NORMAL DEĞİŞME (Nüfusu 10 milyondan fazla olan ülkeler) - % - olarak

Kişi başına gelir ($)

Tarım

Sanayi

Hizmetler

100

52.2

21.0

33.9

200

32.7

28.7

38.5

300

26.6

33.0

40.3

500

20.2

38.3

41.5

1000

13.8

44.9

41.3

1000+

12.7

48.8

38.6

KAYNAK: Chenery and Syrquin, Patterns of Development, 1975, s.20’den aktaran Z. Hatiboğlu, Gelişme ve Türkiye İktisadı, İstanbul, 1993, s.59.

Tablo 3’teki verileri gözönüne aldığımızda, Türkiye’nin sağlıklı bir ekonomik gelişmeye sahip olabilmesi için tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinin GSMH içindeki payları, sırasıyla; % 12, % 48 ve % 38 dolaylarında olmalıydı. Fakat Tablo 2’yi incelediğimizde durumun böyle olmadığını görüyoruz. 1980’den 1995’e kadar olan dönemde, özellikle sanayi ve hizmetler sektörlerinin GSMH içindeki paylarının sağlıklı bir gelişmede olması gerekenden çok farklı olduğunu gözlemliyoruz. 1995 yılında sanayi sektörünün payı % 48 civarında olması gerekirken % 27 dolayında seyretmekte, hizmetlerinki ise % 38 civarında olması lazımken % 58 dolaylarında seyretmektedir.

Netice olarak 1980-1995 Türkiye’sinin üretim yapısı tarım sektörü aleyhinde değişmiştir. Genellikle gelişmenin henüz ilk aşamalarında bulunan az gelişmiş ekonomilerde, tarımsal üretimin toplam üretim içindeki payı çok büyük olmaktadır. Bu açıdan, Türkiye ekonomisinin gelişmenin ilk aşamasını tamamlamış olduğu kanısına varabiliriz. Fakat ekonominin henüz “olgunlaşmamış” bir ekonomi olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü, eğer Türkiye Ekonomisi sağlıklı bir gelişme içinde olsaydı sanayi sektörünün GSMH içindeki payı % 50’ye yaklaşmış olmalıydı. Oysa görüyoruz ki bu oran, % 30’a bile ulaşmamıştır. Buradan anlıyoruz ki, Türkiye’nin ana sektörler itibariyle üretim yapısı sağlıklı bir ekonomik gelişme sürecine uygun değildir.

C- Gelir Dağılımı

Aslında, sanayileşen bir ülkenin gelir dağılımında meydana gelen bozulmalar bir ölçüde normal kabul edilir. Çünkü böyle bir ekonomide, tarımsal üretimden sanayi üretimine geçtikçe kâ r gelirleri sahiplerinin artması beklenir. Yani, tarım-dışı sektörün toplam üretim içindeki payı arttıkça gelir dağılımında da belli bir oranda bozulma meydana gelecektir. Fakat bu gelişmenin normal sayılabilmesi ya da gelir dağılımındaki bozukluğun sanayileşme olgusuyla açıklanabilmesi için söz konusu ülkenin ekonomisinin çağdaş gelişme paternine uygun bir gelişme gösteriyor olması gerekir.

Tablo 4. Hanelerin % 20’lik Dilimlere Göre Gelirleri (1987-1994) - % - olarak

Gelir Dilimleri

1987

1994

Birinci % 20

5.2

4.9

İkinci % 20

9.8

8.6

Üçüncü % 20

14.0

12.6

Dördüncü % 20

21.1

19.0

Beşinci % 20

49.9

54.9

Gini Katsayısı

0.43

0.49

KAYNAK: DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, Ankara, çeşitli sayılar

Tablo 4’ü incelediğimizde Türkiye ekonomisinin gelir dağılımı açısından çok kötü bir konumda olduğunu görüyoruz. 1987 yılında toplam gelirin % 49.9’unun, nüfusun % 20’si tarafından paylaşıldığını anlıyoruz. Bu dengesizlik yedi yıllık dönemde düzelmek şöyle dursun daha da artmıştır. 1994 yılında nüfusun % 20’si bu kez toplam gelirin yaklaşık % 55’ini elde etmektedir. Bu durumun sadece sanayileşme olgusuyla açıklanması pek uygun değildir. Bu bozukluğun altında yatan temel neden, Türkiye ekonomisinin çağdaş gelişme paterninden sapmış olmasıdır.

Gini katsayısına göre, gelir dağılımının adil olabilmesi için değerin 0’a yaklaşması gerekmektedir. Eğer katsayı 1’e yaklaşıyorsa gelir dağılımı bozuluyor demektir. Gelişmiş ülke ekonomilerinde bu oranın 0.25-0.30’lar civarında olduğunu düşünürsek, Türkiye’de gelir dağılımının oldukça bozuk olduğu söylenebilir. Daha da kötüsü, gelir dağılımı her geçen dönem biraz daha bozulmaktadır. Gini katsayısı 1987 yılında 0.43 iken 1994 yılında 0.49’a yükselmiştir. Bu da gelir dağılımının her dönem biraz daha bozulduğunu göstermektedir. 1995 yılı itibariyle, Türkiye’nin dünyada gelir dağılımı en bozuk 5. ülke olması bölüşüm sorununun çok önemli boyutlarda olduğunu göstermektedir.

II- D TİCARET ve DIŞ BORÇ

Türkiye ekonomisi, 1980 sonrasında dış ticaret açısından önemli sayılabilecek gelişmeler katetmiştir. Özellikle ihracat alanında sağlanan bu gelişmeler, belki de 1980 sonrası uygulanan ekonomi politikalarının en olumlu sonucudur. Eğer ihracatı teşvik mekanizmasındaki aksaklıklar yüzünden ortaya çıkan hayali ihracat olgusunu saymazsak, ihracat sektöründe yaşanan gelişmeler umut verici olmuştur. Tablo 5’i incelediğimizde görüyoruz ki, 1980’den sonra ihracat miktarı on yıl içerisinde yaklaşık on kat artarak, 29 milyar dolardan 216 milyar dolar civarına yükselmiştir. İhracatın ithalâ tı karşılama oranı da, yeterli olmasa da genelde istikrarlı bir biçimde artmaktadır. 1980 yılında % 36.8 olan bu oran, 1995 yılında % 61’ler civarında gerçekleşmiştir.

TABLO 5. İHRACAT ve İTHALÂ TIN YILLAR İTİBARİYLE GELİŞİMİ (1980-1995)

 

 

Yıllar

 

Toplam İthalâ t ($)

 

Toplam İhracat ($)

İhracatın İthalâ tı Karşılama Oranı (%)

1980

7909

2910

36.8

1985

11343

7958

70.2

1990

22302

12959

58.1

1995

35709

21637

61.5

KAYNAK: DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, Ankara, çeşitli sayılar.

İhracat alanında yaşanan gelişmelerin bir başka olumlu yanı daha bulunmaktadır. O da ihracatın yapısında meydana gelen değişmelerdir. Bu gelişmeler Tablo 6’yı incelediğimizde açıkça görülmektedir. Türkiye’nin 1980 yılındaki ihracatının sadece % 36’sı sanayi ürünlerinde oluşmaktaydı. Geriye kalan % 64’lük kısım ise tarım ve madencilik ürünlerinden ibaretti. Fakat 1995’e gelindiğinde görüyoruz ki, Türkiye’nin ihracat yapısı tarım ve madenciliğe olan bağımlılığından kurtulmuştur. Sanayi ürünleri ihracatının, toplam ihracat içindeki payı % 90’a yaklaşmıştır.

Tablo 6. İHRACATIN BAŞLICA MAL GRUPLARINA GÖRE DAĞILIMI (1980-1995) - % - olarak

Yıllar

Tarım

Madencilik

Sanayi

1980

57.4

6.6

36.0

1985

21.6

3.1

75.3

1990

18.4

3.6

79.0

1995

10.5

1.8

87.7

KAYNAK: DPT, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-1995), Ankara, 1996.

Fakat bütün bu gelişmelere rağmen, Türkiye’nin ihraç ettiği sanayi ürünlerinin çeşidini de gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü Türkiye’nin ihracatının % 50-60’lık bir bölümünü tüketim malları oluşturmaktadır. Tüketim malları içinde de tekstil ürünleri özel bir yer tutmaktadır. Dolayısiyle, ihracatın yapısındaki gelişmeler tek başına yeterli olmamakta, bu değişimin içeriği de önemli olmaktadır. Bilindiği gibi, ihracatta ürün bakımından yoğunlaşma her zaman için olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir dezavantajdır. Bu nedenle, ihracatta çeşitlenmeye gidilmesi, ülke ihracatının geleceği açısından çok önemlidir.

Aynı dönemde ithalâ ttaki değişmeler de dikkat çekicidir. 1984 yılında uygulamaya konan ithalâ t rejimi sayesinde, ithalâ tına engel bulunan birçok mal üzerindeki gümrük ve istihsal vergileri azaltılmıştır. Böylece ithalâ t yapmak büyük ölçüde kolaylaşmıştır. Böyle bir politikanın temelinde yatan nedenlerden biri, ithal ikamesini engellemek dolayısiyle ekonomide liberalleşme sürecini hızlandırmaktı.

Tablo 7’ye baktığımızda görüyoruz ki, her geçen dönem azalmasına rağmen, ithalâ ttaki en büyük pay ara mallarına aittir. Ara malı ithalâ tı azalırken, yatırım ve özellikle de tüketim mallarının ithalâ tı büyük oranda artmıştır. % 2.2’den % 12.4’e yükselen tüketim malı ithalâ tı, kanımızca lüks tüketimin bir sonucudur. Bu artışta düşünülecek diğer bir faktör de, yerli üretimin dış pazarlarda rekabet edebilmesi için böyle bir ithalâ t yapısına ihtiyaç duyulmuş olabileceğidir.

TABLO 7. İTHALÂ TIN BAŞLICA MAL GRUPLARINA GÖRE DAĞILIMI (1980-1995) - % - olarak

Yıllar

Yatırım malı

Ara malı

Tüketim malı

1980

20.0

77.8

2.2

1985

22.9

69.1

8.0

1990

26.0

60.4

13.6

1995

27.6

60.0

12.4

KAYNAK: DPT, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-1995), Ankara, 1996.

Toplam ithalâ t içinde, ara malların nisbi önemini koruduğunu görmekteyiz. Ara malı 1995 yılı itibariyle % 60’lık bir paya sahip olmuştur ve ara malı içindeki en büyük ağırlığı petrol oluşturmaktadır. Bu göstergelerden anlıyoruz ki Türkiye ekonomisi halen dışa bağımlı bir görünüm arz etmektedir.

1980 sonrasında, döviz kazandıran en önemli faktör ihracat olurken döviz kaybettiren en önemli faktör de dış borçlar olmuştur. Türkiye, dışa karşı mâ li bağımlılığı her geçen dönem biraz daha artan bir ülke konumuna gelmiştir. Ülkenin içinde bulunduğu dış borç durumu maalesef iç karartıcı bir manzara oluşturmaktadır.

Tablo 8. DIŞ BORÇ STOKU (1984-1995)

Yıllar

Toplam Dış Borç (milyar $)

Orta ve Uzun Vadeli (%)

Kısa Vadeli (%)

1984

20.65

17.47

3.180

1990

49.03

39.53

1.798

1995

73.27

57.57

15.58

KAYNAK: DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, Ankara, çeşitli sayılar

Tablo 8’i incelediğimizde, Türkiye’nin toplam dış borç stoğunun önüne geçilemeyecek bir hızla ilerlediğini görüyoruz. 1984’te 20.65 milyar dolar, 1990’da yaklaşık 50 milyar dolar ve 1995’te 73.27 milyar dolarlık dış borç, geleceğe fazla iyimser bakmamızı engellemektedir. Dış ticaret açığını borçlanma yoluyla kapatan ve her yıl artırarak milyarlarca dolar borçlanan bir ekonominin istikrar içinde kalkınması elbette çok zor olacaktır.

Dış borçlarla ilgili bir başka olumsuz gelişme de, vadelerin kısalmakta oluşudur. Kısa vadeli borçların toplam dış borç içindeki payı 1984 yılında % 15.39 iken, bu oran 1995 yılında % 21.6’ya çıkmıştır. Eğer deyim yerindeyse, Türkiye ekonomisi için çember gittikçe daralmaktadır. Cari işlem açıklarının geri ödemeleri dış borçla finanse edilmekte, dış borçlar katlanarak artmakta ve bu borçların vadeleri de gittikçe kısalmaktadır. Bizce bu durum, ülke ekonomisi için pembe tablolar çizenleri bile huzursuz edecek bir niteliğe sahiptir.

II. İSTİHDAMIN YAPISI

Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini gösteren önemli istatistiklerden biri de, o ülkenin sahip olduğu istihdamın yapısıdır. Sanayileşmenin yanında istihdamın artırılması da tarımdaki işgücünün tarım-dışı sektöre transfer edilmesini gerektirmektedir. Gelişmenin ilk aşamalarında, toplam istihdam içinde tarımın payının hızla azalması ve buna karşılık tarım-dışı sektörün payının da artması beklenir. Diğer aşamada sanayi ve hizmetler sektörü birlikte artarken, ileri aşamalarda hizmetler sektörünün istihdam payının sanayinin de üzerinde artması beklenmektedir. Fakat diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de beklenen eğilimler gerçekleşmemiştir. Tablo 9’a göz attığımız zaman Türkiye ekonomisinde istihdamın yapısının teoriyle uyuşmadığını farkediyoruz. 1995 yılında işgücünün % 50’ye yakın bir kısmı halen tarım sektöründe istihdam edilmekte ve dönemler itibariyle gelişmeler, bu eğilimin devam edeceğine işaret etmektedir.

Tablo 9. ANA SEKTÖRLER İTİBARİYLE İSTİHDAMIN YAPISI

(1985-1995) - % - olarak

Yıllar

Tarım

Sanayi

Hizmetler

1985

57.9

17.1

24.9

1990

47.1

15.8

37.0

1995

47.8

20.6

31.4

KAYNAK: DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, Ankara, çeşitli sayılar

Tablo 2’yi hatırlayacak olursak, 1995 yılı itibariyle GSMH’nın yaklaşık % 14’ünü tarım kesimi üretmekteydi. Tablo 8’e baktığımızda, tarım kesimindeki istihdam oranının % 47.8 olduğunu görüyoruz. Demek ki Türkiye’deki işgücünün yaklaşık yarısı % 14’lük bir üretim payına sahip olan tarım sektörüyle meşgul olmaktadır. Bu gösterge, ülke ekonomisi açısından olumsuz bir durumu işaret etmektedir. Buradan, tarım sektöründe gizli işsizlik olduğunu ve sanayide yeterince istihdam alanı yaratılamadığını anlıyoruz. Dolayısiyle Türkiye ekonomisinin önünde aşılması güç bir istihdam engeli bulunduğu kanısına varabiliriz.

SONUÇ

Türkiye ekonomisindeki başlıca gelişmeleri incelemiş bulunuyoruz. 1980 sonrasında meydana gelen gelişmeler, genel itibariyle pek de olumlu sayılamayacak türdendir.

GSMH ile ilgili gelişmeler, olumlu olduğu zaman bile bir şüphe uyandırmaktadır. Örneğin yüksek hızlı bir büyüme karşısında hemen “acaba bu yükselişin arkasından da bir kriz mi yaşanacak?” sorusu akla gelmektedir. Diğer taraftan, üretim yapısının hala gelişmiş ülkelerin ulaştığı sanayileşme düzeyinin gerisinde seyrettiğini görüyoruz. Gelir dağılımındaki bozukluk devam etmekte ve artmakta, ayrıca Gini katsayısı itibariyle çağdaş gelişme paterninden oldukça uzaklaşılmış görünmektedir.

1980 sonrasında yaşanan en olumlu gelişme, ihracat miktarının artması ve ihracatın yapısında sanayi ürünleri lehine meydana gelen değişmedir. Bunun yanında ithalâ tta ara malının toplam içindeki payını bugün de muhafaza ettiği görülmektedir.

Dış borçlar Türkiye ekonomisini büyük sıkıntılara sokacak şekilde artmıştır. 1995 yılı itibariyle 73 milyar dolar olan dış borç stoğu, vadelerin de kısalmasıyla korkunç bir hâ l almıştır

Nüfusun yarıya yakını tarım sektöründe istihdam edilmekte ve bu alanda büyük bir gizli işsizlik yaşanmaktadır. Öte yandan, sanayi sektöründe buradaki işgücünü transfer edecek istihdam alanları yaratılamamaktadır.

Genel olarak toparlayacak olursak, Türkiye ekonomisi 1980 sonrasında dışa açılmayı kısmen başarmış fakat diğer makro ekonomik göstergeler açısından oldukça kötü bir dönem geçirmiştir. Ekonomide istikrarı sağlamak için her kriz sonrası reçeteler hazırlanmaktadır. Fakat sonuç bir türlü değişmemektedir. Kanımızca ekonominin istikrara kavuşması bu tür popülist davranışlarla sağlanamaz. Belki de ekonomik göstergelere ve uygulanan politikalara gerçekçi bir bakış açısı ile bakmak gerekmektedir. Çünkü, giriş kısmında belirttiğimiz türden yaklaşımlar gerçek gelişmelerin görülmesini büyük bir ihtimalle engelleyecektir.

KAYNAKLAR

DURA, Cihan

Türkiye Ekonomisi, Kayseri, 1991, 358 s.

DPT

Türkiye İstatistik Yıllığı, Ankara, çeşitli sayılar.

TOBB

Türkiye ve AT Ülkelerinin Sosyo-Ekonomik Verilerle Karşılaştırılması, Ankara, 1989, 95 s.

DPT

Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-1995), Ankara, 1996.

SÖNMEZ, Mustafa

50 Göstergede Türkiye’nin Nabzı, Power Dergisi Eki, Temmuz 1997, 48 s.

DPT

Türkiye İstatistik Cep Yıllığı, Ankara, çeşitli sayılar.

HATİBOĞLU, Zeyyat

Gelişme ve Türkiye İktisadı, İstanbul, 1993, 627 s.

YILMAZ, Bahri

Ekonomik Yapı ve Büyüme, Ankara, 1984, 131 s.

DPT

Temel Ekonomik Göstergeler, Ankara, çeşitli sayılar.

KUM, Hakan

Türkiye’de Ana Sektörler İtibariyle Üretim Yapısı, Yüksek Lisans Seminer Çalışması, Kayseri, 1994